“Here Once Was All Flâneurs” is the final product of the workshop titled “Urban Duck Face” instructed by E. Seda Kayim and M. Can Tanyeli, as a part of the event titled “Fütur” by Bi’Suru between February 22-23 2014 in Yildiz Technical University.

Entitled to investigate how digital tools of mass communication and network system technologies shapes and transforms town-dwellers’ perception of and engagement with the built environment, the workshop questioned whether self-documentation is more vital than personal experience for the modern town-dweller. By focusing on the current modern state of “flâneurship” within the cultural geography of Turkey, the end product of the “Urban Duck Face” workshop was created as a satire on the non-existence of an early 19th century Turkish flâneur and as a mockery on the presence of the ironic “flâneur groups” who, it seems, have disintegrated to highly individualized wanderers only after the emergence of digital technologies of communication.

Team:

Oğuz Bor
Burak Coşkun
Merve Kadayıfçı
Dilara Kara
Emir Pilgir
Kadriye Sipahioğulları

urbanduckface_poster_WEB_optimized

“Buralar Hep Flâneur’dü”, 22-23 Şubat 2014 tarihleri arasında Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Bi’Sürü ekibi tarafından gerçekleştirilen “Fütur” temalı etkinlik kapsamında, Sarraf | Galeyan | Mekanik kurucularından E. Seda Kayım ve M. Can Tanyeli’nin yürütücülüğündeki “Urban Duck Face” başlıklı tasarım atölyesinin sonuç ürünüdür.

Workshop Metni:

‘urban duck face’

Geleneksel dünyada, hemen her bilgi alanında olduğu gibi ‘verili’ olduğuna inanılan mimarlık ve yapılı çevre epistemolojisi, aşkın temsiliyet ilişkilerinin gevşediği, buharlaştığı modern dünyada kaçınılmaz olarak daha yaygın ve –dolayısıyla- kamusal bir tartışma güzergahına otururlar. Ancak bu değişim, yani bilgi binalarının kamusallaşması, elbette bir anda gerçekleşmez. Örneğin, giderek kalabalıklaşan, yaşam temposu ivmelenerek artan modern kent ile sorunlu bir ilişki kuran 19. yüzyıl Paris burjuvası, Georg Simmel’ın tabiri ile “blasé”, yani “umursamaz, ilgisiz” bir tavır inşa eder. Bu, bireyin hem değişen toplumsallık dinamikleri hem de yapılı çevresiyle ilişkilenme biçimlerinin dönüşümüne işaret eder. Charles Baudelaire, bu modern bireyi “flâneur” olarak tanımlar:

Flâneur, “sokakta dolaşan, hem gözlemci hem de –kaçınılmaz olarak- katılımcı olan bir beyefendi”dir; bu ‘beyefendi’ kent tarafından inşa edilmiştir.

Nitekim 19. yüzyıl İstanbulu’nda flâneurlük bireysel bir eylem olarak var olmaz. Aylaklık ancak arkadaş gruplarının bir araya gelerek gerçekleştirdikleri bir “piyasa” biçimidir. Kamusal alanın bireysel olarak –yani yalnız başına- deneyimlenmesi, acayip karşılanan ve dışlanan bir özgürlük biçimidir. Kamusal mekanda boy gösterenler, mekanı değil, mekanı kullananları deneyimlemek üzere, çeşitlilik değil, aynılık üreten bir toplumsal yapı içerisinde var olurlar.

Kamusal mekan ile olan ilişkisi hala tartışılmaz biçimde sorunlu olan Türkiye’de, flâneurlüğü bu ‘beyefendi’lik müessesinin işaret ettiği bireysellikte bir eylem olarak ele alamıyoruz. Kent mekanında gerçekleştirilen bireysel ölçekteki etkileşimlerimizi bile o anda ve o mekanda fiziksel olarak var olmayan yakın çevremizle paylaşarak tekinsizlikten kurtarmayı arzuluyoruz. Akıllı telefonlar ve sosyal medya, ‘arkadaşlarımızın’ bizimle birlikte gezmesine, bizim tanıklık ettiklerimize ortak olmasına, ‘aylaklığımızın’ tekil ve fuzuli bir eylemden, çoğul ve anlamlı bir uğraşa dönüşmesine yardımcı oluyor. İşe gittiğimiz sabah ofis penceresinden görünen hava muhalefetini ‘tagleyerek’ paylaşıyoruz; böylece kentin güneşli/yağmurlu/karlı/sisli havasına bütün takipçilerimiz bizim perspektifimizden tanıklık ediyorlar. Akşam trafiğini, kötü belediye uygulamalarını, her gün kullanmak zorunda olduğumuz bir yoldaki kazayı veya inşaat çalışmasını, sahilde çıktığımız yürüyüşü, mahallenin Starbucks’ından aldığımız kahveyi ve akla hayale gelebilecek daha birçok kentsel flâneurlük eylemini sosyal çevremizin beğenisine sunuyoruz.

Kentteki bireysel var oluşumuzun sebep olduğu bu tekinsizlikten (yani “alışılmadık olan alışıldık”la olan karşılaşma anımızdan) sıyrılma arzumuz, kamusal mekanın öncelikli olarak bir gruplaşma mekanı değil, bizden farklı olanla istemsizce karşılaşma yeri olduğu gerçeğini unutmamızla bir araya gelerek, bizi iletişim olanaklarının güvenli sularına doğru yüzmeye itiyor. Instagram’da aldığımız her “like”, Facebook’taki her “share”, Twitter’daki her “retweet”, karşıdan karşıya geçerken tek sıra halinde el ele tutuşan anaokulu çocukları gibi güvende ve disiplinli olmamıza olanak tanıyor. Kimsenin onayının gerekmediği bir eylem yapamıyoruz; çünkü eylemlerimizi onaya sunmaktan bir türlü vazgeçmiyoruz.

Güncel iletişim olanakları bize yakın çevremizi cebimizde gezdirme imkanını sağladığı gibi, aynı zamanda da kent mekanı içindeyken kentten ziyade arkadaş çevremizi deneyimleme körlüğünü aşılıyor. Bütün olanaklarına ve fırsatlarına rağmen kamusal mekan, kamuyla değil, kendimizi denetimine teslim ettiğimiz özelimizle baş başa kalmamıza hizmet eden bir manzara değişikliğinden ibaret kalıyor. Bizden farklı olanla karşı karşı kalmaya cesaret etmemiz gereken kamusal mekan, sayısal olarak yakınlarımızın varlığı ile popüle ettiğimiz, tekinsizliğinden kurtarılmış, güvenli ve sınırlı bir kişisel mekana dönüşüyor.

19. yüzyıl Paris burjuvasının “beyefendi” halleri, bireysel özgürlüğünü hali hazırda elde etmiş bir insan tasviri olsa da, 21. yüzyıl İstanbullu’su, hala bu bireyselliği edinmekten imtina ediyor. Bireyselliğin gerektirdiği özgüven ve fütursuzluk, yerini kamusal mekan yerine sınırlarla çevirli siber uzayın sağladığı ‘ailevi’ meşruiyete ve fütura bırakıyor. Dudaklarının dolgunluğunu vurgulamak veya takipçilerine ‘öpücük atmak’ için ‘duck face’ yapan ergen kızlar gibi, kamusal gezintilerimizi ve deneyimlerimizi abartı bir paylaşım çılgınlığıyla takipçilerimizin beğenisine sunmak, çevrelenmek ve onaylanmak istiyoruz. Keyif için yapılan bir vapur yolculuğu flâneur bir eylem olmaktan çıkıyor, “-mış gibi” olmaya mahkum, filtreli martı resimleri ile karakterize olan bir sayısal piyasa eylemine dönüşüyor. Sahilde çıkılan bir pazar koşusu kamusal mekanla baş başa kalınan bireysel bir an olma yetisini yitiriyor, eşofmanlı halimizi ‘selfie’lerle belgelediğimiz ve arkadaşlarımızın onaylaması talep edilen bir kişisel gelişim girişimine evriliyor. Kentsel ve kamusal mekandaki varlığımızı bir ördek suratı muhtaçlığıyla tanımlıyoruz; hepimiz urban duck faceler yapıyoruz.

Tüm bunlara rağmen, flâneurlük bir kent üretme biçimidir. Gözlemlemek, gezmek, yorumlamak ve eleştirmek, kenti yeniden üretmek anlamına gelir. Tüm bunları 19. yüzyıl Parisi’ne özgür bir ‘beyefendi’ edasıyla yapmıyor oluşumuz, kentsel mekanın üretimine katılmadığımız anlamına gelmez. Biz kamusal mekanda ‘boy göstermeye’ ve bu boy gösterişlerimizi kapalı çevrelerimizin beğenisine sunmaya devam ettiğimiz sürece, kent bağlamında kendimizi de yeniden üretmiş oluruz. ‘Duck face’ bireyin kendini üretmesidir. Urban Duck Face bireyin hem kenti hem de kendisini üretmesidir.

Ekip:

Oğuz Bor
Burak Coşkun
Merve Kadayıfçı
Dilara Kara
Emir Pilgir
Kadriye Sipahioğulları

  • “Buralar Hep Flâneur’dü”
    “Buralar Hep Flâneur’dü”
  • ‘Musibet’
    ‘Musibet’
  • “Altın Ejderha” – Sahne Arkası
    “Altın Ejderha” – Sahne Arkası
  • “Kariyer.Net” – Insan Kaynakları Zirvesi 2013
    “Kariyer.Net” – Insan Kaynakları Zirvesi 2013
  • “Sancaklar Camii”
    “Sancaklar Camii”
  • “Fabrika”
    “Fabrika”
  • “All Individual Consumption is Design Production”
    “All Individual Consumption is Design Production”
  • “Cities in Ruins: The Bombs That Changed the Face of Istanbul”
    “Cities in Ruins: The Bombs That Changed the Face of Istanbul”
  • “If it’s indie, it’s on Beyoglu Movie Theatre!”
    “If it’s indie, it’s on Beyoglu Movie Theatre!”
  • “Kaldırım Nerede?”
    “Kaldırım Nerede?”
  • “hem/ve”
    “hem/ve”
  • How I Designed Istanbul in One Day
    How I Designed Istanbul in One Day
  • “2 Mabed; Bir Cami, Bir Cem Kültür Evi”
    “2 Mabed; Bir Cami, Bir Cem Kültür Evi”
  • “Pay”
    “Pay”